HAKKINDA

1994 yılında İstanbul’da konservatuar sınavlarına girdim ve beni lisans için piyano bölümüne kabul ettiler. 21 yaşındaydım, bir yıl önce piyano çalmaya başlamıştım ve bu yüzden ailem, arkadaşlarım, ilk piyano hocam, konservatuardaki hocalarım ve ben de dahil olmak üzere hepimiz için şok edici bir deneyim oldu. Sonrasında piyano çalışmanın bana daha önce göründüğünden çok daha talepkâr olduğunu fark ettim. Sonuçta ben bir basketbolcuydum ve aşırı zorlanmaya alışıktım. Ama bu biraz farklıydı, bu, kişinin kendi ruhunda daha derine inmek ve adına müzik denen bu en soyut sanatta anlamlar bulmak için kendini zorlamasıydı.

Dünyada yüzlerce dil ve lehçe vardır ve bunlar başka bir konuşulan dile tercüme edilebilir, fakat müzik kendi içinde anlamamız gereken tek dildir. Benim için bu başlangıçta sadece bir histi ama yıllar boyunca beynimizin ve vücudumuzun farklı araçlarını kullanarak bu dili daha iyi anlar oldum. 25 yıl müzikle yaşadıktan sonra müzik algısı benim için sadece bir histen daha fazla katmana sahip oldu. Kim bilir, belki gelecekte müzikte daha fazla anlamlar bulacağım.

İlk yıllarda müziğin anlamını keşfetmek için kendimce çok etkili bir araç buldum ve bu araç yardımıyla “Notalardan Sahneler” projesi oluştu. Proje görselleştirmeye dayanıyor. Bir gün Beethoven’ın 7. Piyano Sonatını çalışıyordum ve ikinci bölüm “Largo e mesto” nun ilk notaları bana sanki mezarlıktaki insanların adımları gibi geldi. Kafamdaki görüntü, muhtemelen müziğin “Mesto (üzgün)” karakterinden dolayı bir mezarlıktı. Sonrasında bir sahneyi izler gibi bakıp, harap bir babanın adamlarının yardımıyla kızını gömdüğü sahnenin tamamını göstermek için uzaklaşan bir kamera başında gibi düşündüm kendimi. Bir sonraki geçit bana sanki bir arabada, pencereden dışarı bakıp, geçmişte kızıyla geçirdiği güzel bir günü hayal ediyormuş gibi geldi. Sonra başka bir sahne, ve başka bir sahne derken kafamdaki hikaye gelişti. Sonunda bunu yakın bir piyanist arkadaşıma anlatmaya karar verdim. O bu fikre bayıldı ve hocamla paylaşmam için beni teşvik etti. Hocam da bu hikayeyi sevdi ve ben de müziğin bana nasıl duyulduğundan yola çıkan sahneler uydurmaya devam ettim. Bu oyun, konservatuardaki arkadaşlarımın arada sırada gelip, neye benzediğini sormak için bana pasajlar çaldığı bir noktaya geldi.

Okulla işim bittiğinde ve bir konser piyanisti ve disiplinlerarası bir sanatçı olarak kariyerime başladığımda sahnelerimi hayatın her kesiminden insanlara aktarmaya devam ettim. Çocuklardan, büyük sanatçılara, arkadaşlardan film yapımcılarına kadar birçok kişiye anlattım, belki onlar da bu fikre heyecanlanır ve beraber filmler üretiriz diye düşünüyordum. Tiyatro sanatçısı eşim Ege Maltepe’ye kadar bu işten profesyonel bir sonuç çıkmadı ve Ege ile beraber teatral konserler dediğimiz disiplinlerarası gösteriler yaratmaya başladık. 2010 yılında “Beethoven ve Drama” adlı gösterimizi sahneledik ve Beethoven’ın 7. sonatından “Largo e mesto” hikayem seyircinin hayal gücünü tetikleyecek bir biçimde gösterimizin içindeydi. New Yorklu seyirciler bu fikre bayılmışlardı.

(“Beethoven ve Drama” gösterimiz hakkında bir röportaj: http://www.nypress.com/striking-a-chord-with-the-younger-generation/ )

İnsanların bu hikayelerin büyük bestecilerin yazdığı bu büyük eserlerle aslında hiçbir ilgisi olmadığını, bunların tamamen benim uydurduğum hikayeler olduğunu anlamaları için çok uğraştım. Bunlar bestecinin aklından geçen şeyler değil. Zaten bu hikayeler için programlı müzik kullanmıyorum. Örneğin Beethoven’ın 7. sonatı yerine 26. sonatını seçseydim bu hikaye benim hikayem olmayacaktı. Çünkü Beethoven zaten o sonat için bize bir konu belirlemiş ve bir sahne yaratmış. Bu yüzden de ben belirli bir öykü veya konuya dayanmayan müzikten türetilen sahneler ve hikayeler oluşturmaya devam ettim.

2016’da Ege ile sinema filmleri yapmaya başladığımızda, şimdi Notalardan Sahneler’i nihayet kendimiz yaratabileceğimizi hatırlattı. Bu yüzden, üç yalnız ruh gibi ses veren üç ses partisine sahip olan Schumann’ın Op.23, No.4’ü kullanmaya karar verdik. Üç yalnız kişi aynı anda New York’taki Grand Central garındalar ve bu kişilerden ikisinin yolu birbiriyle çakışmaya devam ediyor ama birbirlerini görmeyi ve yalnızlıklarını sona erdirmeyi başaramıyorlar. Schumann’ın bu eseri bana böyle duyuluyor.

Filmin prömiyeri Robert Schumann’ın 208. doğum günü olan 8 Haziran 2018’de Lincoln Center’da yapıldı ve şimdi notalardan 100 kısa filmle yolculuğumuz devam ediyor.

Emir Gamsızoğlu